Shelbyl Korsan ve Hırsızlık
başlıklı yazısında özel mülkiyet ve hırsızlık konusuna iki örnek
üzerinden değiniyor: Korsan müzik ve korsan taksicilik. Fakat ortaya
koyduğu analiz biraz problemli ve kendisinin de belirttiği gibi biraz da
eksik. Bu yazı ve onu takip edecek ikinci bir yazı ile hem bu
problemlere değinmek hem de konu açılmışken biraz daha geniş bir
iktisadi bakış açısı sunmak istiyorum. Tabiki iktisatçıların bu konular
üzerine çokça kafa yorduğu için yazacaklarımın çoğu bana ait orjinal
tespitler değil. Amacım bu tespitleri iktisatçı olmayanların daha rahat
anlayabileceği şekilde açıklamak.
Meseleyi önce ikiye
ayıralım. Birincisi özel mülkiyetin ve hırsızlığın tanımı meselesi.
İkincisi de korsanın/hırsızlığın toplumsal sonuçları ve müzik
piyasasının (ve onunla benzeşen yani entellektüel içeriği yoğun ürün
piyasalarının) nasıl regüle edileceği meselesi. Taksi hizmeti meselesi
ise diğer yazımın konusu olacak.
1. Tanım Sorunu
Shelbyl’in
yazısındaki en büyük problem özel mülkiyetin ve hırsızlığın çok dar bir
şekilde tanımlamasından kaynaklanıyor. Özel mülkiyet sadece kullanım
veya tüketim hakkının bireye ait olma durumunu değil, aynı zamanda
üreticinin ürünü veya ürünün dağıtım haklarını satma tekelini de
kapsıyor. Bu yüzden de yazar yanıltıcı bir şekilde hırsızlığı mal
sahibinin o malı kullanım hakkının gaspı gibi dar bir tanıma sınırlıyor.
Özel mülkiyeti toplumsal fayda açısından savunanların argümanı, sadece
kullanım hakkının gasbının kötü sonuçlar (Örnek: “Eğer çalışarak satın
aldığım veya inşa ettiğim eve biri çıkıp zorla el koyacaksa çalışıp
üretmemin anlamı yok”) doğurması değil. Mesele aynı zamanda kullanım
hakkını satma hakkının gasbı (Örnek: “Evimi emlak piyasası yükseldiğinde
onu bana nazaran daha çok değerleyen birine satamayacaksam daha küçük
bir ev inşa ederim” veya “Evime yüksek değer biçen müşteri buna rağmen
mevcut evine razı olmak durumunda kalır”).
Özel
mülkiyetin ne olduğu hakkındaki kavram kargaşasını giderdiğimizde
piyasaya korsan müzik sürenlere hırsız diyebiliyoruz. Sanatçıdan veya
ona para ödeyerek dağıtım haklarını satın alan plak şirketinden çalınan
şey söz konusu ürünün kullanım haklarını satma hakkı. Yani emek ve
sermaye harcayarak ortaya çıkarılan maldan kar etme hakkının çalınması
söz konusu. Burada hırsız ürünü para verip bile alsa ürünü kopyalayıp
paylaştığında (dikkat edin illa para karşılığı ürünü satması gerekmiyor)
üreticinin o üründen kar etme hakkını, ve dolayısıyla özel mülkiyet
hakkını ihlal etmiş oluyor. House M.D. dizisini kaydedip Youtube’a
koyarsan bu tanım itibariyle hırsızlık olur. Sen doğrudan bu dağıtımdan
kar etmesen bile. Bu ikincisi bir nevi Robinhood’luk oluyor. Radyodan
teybe müzik çekmek veya televizyonda bir programı kaydetmek ise onu alıp
dağıtmadığınız sürece hırsızlık değil, ama hırsızları teşvik oluyor.
Aynı çocuk emeği kullanan spor ayakkabı firmasından bu gerçeği bile bile
ayakkabı aldığımızda Çin’deki taşeron firmayı ve ucuz diye onu seçen
ayakkabı firmasını daha çok çocuk işçi kullanmaya teşvik etmek gibi.
Özel
mülkiyeti ihlal etmenin ne kadar kolay olduğu hangi üründen
bahsettiğimize göre değişir. Entellektüel ürünleri izinsiz çoğaltıp
dağıtmak (kısaca korsan piyasa yaratmak) daha kolay, özellikle de
internet üzerinden yapılıyorsa. Bu tamamen ürünün doğasından
kaynaklanıyor. Bir diğer değişle bireylerin kullanımını kontrol etmenin
zor olduğu (non-excludable) ürünlerden bahsediyoruz. Bu özellik
çoğaltımın, yani replikasyonun kolaylığından kaynaklanıyor. Çünkü bunun
için korsancıların ürünü deşifre etmeye yani nasıl yapıldığını çözmeye
ihtiyacı yok. Dolayısıyla Microsoft, Windows işletim sisteminin yeni
sürümünü piyasaya sunarken birçok potansiyel tüketicinin para vermeden
bu ürünün korsan kopyalarından faydalanabileceğini göze almak durumunda.
Bu gerçek hem ürün fiyatlamasını hem de ürün arzını etkiliyor. Örneğin
firma ilk alıcı dışında herkesin ürünü kaçak olarak temin edeceğini
bekliyorsa ya o kadar AR-GE yatırımına girerek o ürünü üretmez veya
üretse bile astronomik bir fiyata satması gerekir. Yani hariç
tutulamayan (non-excludable) ürünlerin sunulduğu piyasalarda üreticinin
arzı artırma veya fiyatı düşürme motivasyonu oldukça düşük olabilir. Bu
tespite yazının ikinci kısmında tekrar döneceğiz.
2. Bilgi Yoğun Ürün Piyasalarında Korsan Üretimin Toplumsal Sonuçları
Toplumsal
fayda soyut bir kavram ve bu kavramdan ne anlamamız gerektiği
kaçınılmaz olarak tartışmaya açık bir konu. Biraz yol katedebilmek adına
iktisatçıların kullandığı standart tanımlardan birini ölçü alıp
toplumsal faydayı bireylerin tükettikleri ürünlerden aldıkları
mutluluğun toplamı olarak kabul edeceğim. Buradaki dolaylı varsayım
toplumsal faydanın pastanın nasıl bölüştürüldüğünden bağımsız olduğu.
Eğer bu gerçek dışı varsayımı yapmak istemezsek, alternatif olarak,
pastayı olabildiğince büyüttükten sonra en ideal dağılımı
gerçekleştirebilecek transfer mekanizmalarının mevcut olduğunu (örneğin
devletin istediği miktarı senden alıp bana verebildiğini) ve bu
mekanizmaların varlığının pastanın boyutunu etkilemeyeceğini kabul
edebiliriz.
Şimdi meseleye geri dönersek önce korsanın
kar potansiyelini eriterek üreticiye zarar verdiğini kabul etmeliyiz.
Peki korsan piyasa toplumsal açıdan da kötü bir şey olmak zorunda mı?
Buna cevap ararken bir kez daha ürünlerin doğasına dönmek gerekiyor.
Metaları
tüketici için içerdiği değere ve üreticinin kullandığı girdinin
doğasına göre iki sınıfa ayırabiliriz. Bir tarafta ekmek, çekiç, araba
gibi üretiminde fiziki girdilerin oranının yüksek olduğu ve tüketim
değeri büyük oranda fiziki işlevselliğinden ve faydasından kaynaklanan
metalar var. Diğer tarafta ise müzik albümü, resim, bilgisayar programı
gibi üretiminde entellektüel emeğin daha çok rol oynadığı ve tüketim
değerini büyük oranda sanatsal veya bilgisel içeriğinden alan metalar
var. Bu kategorideki ürünlerin en önemli özelliği bir kere
üretildiklerinde tüketilerek azaltılamaz oluşları. Shelbyl’in verdiği
korsan müzik örneğinden gidersek Ahmet'in internetten Radiohead'in son
albümünü indirmesi, Mehmet'in o albümü indirip dinlemesini
zorlaştırmıyor. Fakat bu, yazarın iddia ettiğinin aksine internet
ortamında MP3 olarak sunulan albümün hariç tutulamaz (non-excludable)
olmasından değil –ki bu özelliği daha önce tanımlamıştık- Ahmet'in bu
ürüne olan talebi ile Mehmet'in talebinin birbirine rakip olmamasından
kaynaklanıyor. Örneğin bir ekmeğin yarısını yediğinizde diğer
arkadaşınıza sadece yarım ekmek kalıyor ama bir ders kitabının ilk
bölümünü okuyan arkadaşınız kitabı size ödünç verdiğinde siz de aynı
bölümü okuyabiliyorsunuz. Bu tarz ürünler iktisatçılar tarafından
"non-rival" olarak adlandırılıyor. Tam da bu yüzden bu gibi ürünlere
tüketicinin biçtiği birim değer, yani o birimden elde ettiği fayda, aynı
birimin toplumun geneli için ifade ettiği faydanın çok altında
kalabiliyor.
Buradan hareketle herkesin ucuza satın
alabildiği korsan müzik albümleri aslında toplum için iyi sonucuna
varabilirdik. Ancak hatırlarsanız bu ürünler aynı zamanda para
ödemeyenleri kullanımdan kolay kolay dışlayamadığınız (non-excludable)
ürünler. Dolayısıyla korsan piyasanın önlenemediği bir serbest piyasa
ekonomisinde özel işletmeler bu ürünleri toplumsal faydayı ençoklayacak
miktarın altında üretmeyi seçeceklerdir. Çünkü üretim sonucu
yarattıkları toplumsal katma değer giderek artsada firmalar bu üretimden
doğan faydanın çok ufak bir kısmını kar olarak ellerinde
tutabildiklerinden AR-GE yapıp sonra da zarara girmek istemeyecektir.
3. Son tespitler
Bu
analizden çıkan sonuç korsanın toplumsal faydaya etkisinin teorik
açıdan pek de net olmadığı. Bir sefer AR-GE’si yapılıp piyasaya sunulan
bir yazılım veya ilacın çoğaltım ve dağıtımı çok ucuz olduğu ve
toplumsal fayda çarpanı yüksek olduğu için olabildiğince çok insana
ulaşması arzulanırken, üreticinin telif veya patent hakları korunamadığı
sürece yüksek AR-GE isteyen kaliteli yazılımların ve faydalı ilaçların
arzının zamanla düşeceği de bir gerçek. Televizyonda orada burada
karşımıza çıkan yaygın söylem aslında bir ölçüde doğru. Gerçekten de
tüketici olarak korsan müzik alarak korsanı teşvik edersek daha kaliteli
albümlerden mahrum kalmamız mümkün. Normatif bir çıkarım yapacak
olursak, bilgi yoğun ürünlerin makul patent veya telif hakkı süreleri
olmalı. Ama bu süreler bizi Beethoven’in 9. Senfonisini parayla indirmek
zorunda bırakmamalı. Patent süresi dolunca her isteyen bir albümü
rahatça dağıtabilecek ve böylece sadece korsan aktiviteleri göze
alabilen ufak bir azınlık değil herkes eşit derecede bedava ve kaliteli
müzik dinleyebilecek.
Tabi ne devlet ne de üreticiler
korsanı engellemeye muktedir olmayabilir. O zaman ideale en yakın ama
uygulanabilir alternatiflere yönelmek gerekecektir. Zaten hali hazırda
olan da bu. Bir yandan internet teknolojisinin ilerlemesi diğer yandan
da albüm yapmanın maaliyetini düşüren diğer teknolojik gelişmeler
sanatçıları ve plak şirketlerini farklı stratejilere itiyor. Öncelikle
sektör albüm satışlarından ziyade giderek daha yüksek oranda turne ve
reklam gelirlerinden para kazanıyor. Bununla birlikte internetin
entellektüel ürün çeşitliliğini ve sanatçılar arası rekabeti artırması
ile İnterneti ürün satışından ziyade ürün promosyonu olarak kullanma
stratejisi benimsendi. Radiohead'in albümünü prensipte bedava sunması
gibi. Tabi entellektüel ürünler arasında da farklar yok değil. Örneğin
aynı grubun iki farklı konserine gitmek anlamlıyken aynı filmi sinemada
iki kez izlemek pek de tercih ettiğimiz bir şey değil. Sinemada izlenen
filmden alınan keyif evde izlenen filme göre artık çok fazla olmasa da
konsere gidip bir grubu canlı izlemenenin, o kalabalığın içinde olmanın
keyfi çok farklı. Neyse lafı daha fazla uzatmayalım. Neticede bu konu
oldukça geniş bir spektrumdan irdelenebilir.
Bir
sonraki yazıda korsan taksi meselesine değineceğim. Zira Shelbyl’in de
ifade ettiği gibi taksicilik hizmeti farklı bir yapıya sahip ve korsan
taksinin hırsızlık olup olmadığı ve toplumsal etkisi ayrı bir analiz
gerektiriyor.
Monday, May 21, 2012
Tuesday, May 1, 2012
Reklam harcamaları üzerine
Firmaların yaptıkları ürün reklamlarını iktisadi olarak birkaç şekilde açıklayabiliriz:
(1) Tüketicilerin gözünde rekabet halindeki ürünlerin kaliteleri hakkında bir belirsizlik varsa yüksek reklam harcamaları (fiyatın yanısıra) yüksek kaliteli firmanın kendini düşük kaliteli firmadan ayırmasını sağlayabilir. Bu yaklaşım altında reklamın gözlenebilen ve firmaların karına etki eden herhangi bir sinyalden (örneğin para yakmak) farkı yok.
(2) Reklamlar ürün hakkında tüketiciye daha fazla bilgi sunarak talebi etkilemeye çalışabilir.
(3) Reklamlar tüketiciyi ürün hakkında yanıltarak talebi etkileme amacını güdebilir.
Muhtemelen pratikte reklamın her üç unsuru da işlevsel. Ancak firmaların hem fiyatta hem de reklamda rekabet ettiğini düşünürsek kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ürün kalitesi hakkında fiyatın açık etmediği ne gibi bir bilgi olabilir?
Aynı reklam harcamasını yapan iki firma farklı fiyatlama yaptığında rasyonel tüketici hangi ürünün daha kaliteli olduğunu anlayacaktır. Örneğin, eğer aynı şekilde fiyatlama yapan iki firma farklı reklam harcamaları yapıyorsa bu da daha kaliteli ürünün hangi firma tarafından satıldığını açık edecektir. Birim maliyetlerin her firma için aynı olduğu bir dünyada bu senaryo altında daha düşük fiyatlama yapan firmanın daha kaliteli ürün sattığını söyleyebilir miyiz? Düşük fiyat kalite aynı olarak algılandığı taktirde daha yüksek talep demek. Toplam gelir bu şartlar altında fiyatın yüksekliğine bağlı olarak düşük fiyat veren firma için daha yüksek de olabilir daha düşük de. Reklam masraflarının aynı olduğunu düşünürsek, eğer toplam gelir düşük fiyatlama yapan firma için daha yüksekse tüketiciler bu firmanın düşük kaliteli olduğu çıkarımını yapıp bu firmanın ürününe olan taleplerini kısmen yüksek fiyatlama yapan firmaya kaydıracaklardır. Aksi taktirde öbür firmadan daha yüksek fiyatlama yapmayı anlamlı bulmayacaktır. Eğer toplam gelir düşük fiyatlama yapan firma için daha düşükse tam tersi senaryo geçerli olacak ve müşteriler düşük fiyatlama yapan firmanın daha kaliteli ürün sattığına inanacaklardır. Bu bu inanç dengede doğrulanacaktır. Dengede reklam harcamaları ne olacaktır? Reklamın bir maliyeti olduğuna göre eğer tüketiciler ürün kalitelerini tam olarak biliyorsa ne yüksek kaliteli firma ne de düşük kaliteli firma bu tür bir denge altında reklam harcaması yapmayacaktır.
Farklı reklam harcaması yapan iki firma aynı fiyatı istediğinde ise şöyle düşünmemiz gerekir. Eğer tüketiciler kaliteyi aynı olarak algılasalardı, az reklam yapan firmanın karı daha yüksek olacaktı. Bu yüzden tüketicinin inancı az reklam yapan firmanın düşük kaliteli olduğu yönünde olmadığı ve çok reklam yapan firmanın ürününe daha çok talep göstermediği taktirde yüksek kaliteli firma için çok reklam yapmak anlamlı olmayacaktır. Dolayısıyla tüketicinin inançlarının değişmesi gerekecektir. Bu yüzden bu tarz bir fiyat-reklam profilinin denge olabilmesi için yüksek kaliteli firmanın daha çok reklam yapması gerekmekte. Eğer tüketici firmalar farklı strateji izlediği anda her iki firmanın da kalitesini net olarak bilebiliyorlarsa düşük kaliteli firma hiç reklam yapmayacaktır zira ne yaparsa yapsın bu talebi etkilemeyecektir.
Bir de tabi firmaların hem fiyat hem de reklam miktarı açısından birbirinden ayrışması mümkün. Bu durumda yüksek kaliteli firmanın talebi düşürücü yüksek fiyat ile talebi artırıtıcı yüksek reklam yaptığı ve düşük kaliteli firmanın da düşük fiyat düşük reklam seçtiği dengeler olabilir. Tabi düşük reklam yapan düşük kaliteli firmanın yine daha önce değindiğim gibi tüketicinin kalite hakkındaki çıkarım kabiliyetine göre pozitif miktarda reklam yapması da mümkün hiç reklam yapmaması da.
Daha önce de değindiğim gibi, tüm bu analiz tüketicinin bu iki ürünün kalitesinin ne kadar yüksek olduğunu ve aradaki kalite farkının tam olarak ne olduğunu bildiği anlamına gelmiyor. Neticede firmaları ayrıştıran (firmaların farklı stratejiler izlediği) dengeler kümesinde fiyat farkının ve/ya reklam miktarındaki farkın kalite farkı ve miktarları konusunda tam olarak bilgilendirici olması şart değil. Bu gerçek bizi manipülatif reklamın etkili olabileceği sonucuna götürüyor.Ancak bu noktada cevaplanması gereken soru şu:
Ayrıştırıcı denge bir tane mi yoksa birden fazla mı? Eğer bir tane ise bu dengede pozitif reklam yapan yüksek kaliteli firma reklam miktarını neye göre belirliyor? Öncelikle diğer firmanın sadece kendisini taklit etme isteğini yok edecek kadar reklam yapması optimal mi? Stratejilerdeki ayrışmaya rağmen kalitenin belirsizliğini koruduğu bir ortamda, eğer reklam miktarı müşterilerin inançlarını talep artışına sebep olacak şekilde etkileyebiliyorsa bu "minimal reklam" stratejisi optimal olmayabilir. Peki yüksek reklam harcaması hakikaten kalite konusunda müşteriyi ikna edebilir mi? Müşteriler ek reklamın ek masraf olduğunu bildiğine göre yüksek kaliteli firmanın rasyonel hareket ettiğini düşünen tüketici reklam harcamalarındaki artışa cevap verecektir.
(1) Tüketicilerin gözünde rekabet halindeki ürünlerin kaliteleri hakkında bir belirsizlik varsa yüksek reklam harcamaları (fiyatın yanısıra) yüksek kaliteli firmanın kendini düşük kaliteli firmadan ayırmasını sağlayabilir. Bu yaklaşım altında reklamın gözlenebilen ve firmaların karına etki eden herhangi bir sinyalden (örneğin para yakmak) farkı yok.
(2) Reklamlar ürün hakkında tüketiciye daha fazla bilgi sunarak talebi etkilemeye çalışabilir.
(3) Reklamlar tüketiciyi ürün hakkında yanıltarak talebi etkileme amacını güdebilir.
Muhtemelen pratikte reklamın her üç unsuru da işlevsel. Ancak firmaların hem fiyatta hem de reklamda rekabet ettiğini düşünürsek kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ürün kalitesi hakkında fiyatın açık etmediği ne gibi bir bilgi olabilir?
Aynı reklam harcamasını yapan iki firma farklı fiyatlama yaptığında rasyonel tüketici hangi ürünün daha kaliteli olduğunu anlayacaktır. Örneğin, eğer aynı şekilde fiyatlama yapan iki firma farklı reklam harcamaları yapıyorsa bu da daha kaliteli ürünün hangi firma tarafından satıldığını açık edecektir. Birim maliyetlerin her firma için aynı olduğu bir dünyada bu senaryo altında daha düşük fiyatlama yapan firmanın daha kaliteli ürün sattığını söyleyebilir miyiz? Düşük fiyat kalite aynı olarak algılandığı taktirde daha yüksek talep demek. Toplam gelir bu şartlar altında fiyatın yüksekliğine bağlı olarak düşük fiyat veren firma için daha yüksek de olabilir daha düşük de. Reklam masraflarının aynı olduğunu düşünürsek, eğer toplam gelir düşük fiyatlama yapan firma için daha yüksekse tüketiciler bu firmanın düşük kaliteli olduğu çıkarımını yapıp bu firmanın ürününe olan taleplerini kısmen yüksek fiyatlama yapan firmaya kaydıracaklardır. Aksi taktirde öbür firmadan daha yüksek fiyatlama yapmayı anlamlı bulmayacaktır. Eğer toplam gelir düşük fiyatlama yapan firma için daha düşükse tam tersi senaryo geçerli olacak ve müşteriler düşük fiyatlama yapan firmanın daha kaliteli ürün sattığına inanacaklardır. Bu bu inanç dengede doğrulanacaktır. Dengede reklam harcamaları ne olacaktır? Reklamın bir maliyeti olduğuna göre eğer tüketiciler ürün kalitelerini tam olarak biliyorsa ne yüksek kaliteli firma ne de düşük kaliteli firma bu tür bir denge altında reklam harcaması yapmayacaktır.
Farklı reklam harcaması yapan iki firma aynı fiyatı istediğinde ise şöyle düşünmemiz gerekir. Eğer tüketiciler kaliteyi aynı olarak algılasalardı, az reklam yapan firmanın karı daha yüksek olacaktı. Bu yüzden tüketicinin inancı az reklam yapan firmanın düşük kaliteli olduğu yönünde olmadığı ve çok reklam yapan firmanın ürününe daha çok talep göstermediği taktirde yüksek kaliteli firma için çok reklam yapmak anlamlı olmayacaktır. Dolayısıyla tüketicinin inançlarının değişmesi gerekecektir. Bu yüzden bu tarz bir fiyat-reklam profilinin denge olabilmesi için yüksek kaliteli firmanın daha çok reklam yapması gerekmekte. Eğer tüketici firmalar farklı strateji izlediği anda her iki firmanın da kalitesini net olarak bilebiliyorlarsa düşük kaliteli firma hiç reklam yapmayacaktır zira ne yaparsa yapsın bu talebi etkilemeyecektir.
Bir de tabi firmaların hem fiyat hem de reklam miktarı açısından birbirinden ayrışması mümkün. Bu durumda yüksek kaliteli firmanın talebi düşürücü yüksek fiyat ile talebi artırıtıcı yüksek reklam yaptığı ve düşük kaliteli firmanın da düşük fiyat düşük reklam seçtiği dengeler olabilir. Tabi düşük reklam yapan düşük kaliteli firmanın yine daha önce değindiğim gibi tüketicinin kalite hakkındaki çıkarım kabiliyetine göre pozitif miktarda reklam yapması da mümkün hiç reklam yapmaması da.
Daha önce de değindiğim gibi, tüm bu analiz tüketicinin bu iki ürünün kalitesinin ne kadar yüksek olduğunu ve aradaki kalite farkının tam olarak ne olduğunu bildiği anlamına gelmiyor. Neticede firmaları ayrıştıran (firmaların farklı stratejiler izlediği) dengeler kümesinde fiyat farkının ve/ya reklam miktarındaki farkın kalite farkı ve miktarları konusunda tam olarak bilgilendirici olması şart değil. Bu gerçek bizi manipülatif reklamın etkili olabileceği sonucuna götürüyor.Ancak bu noktada cevaplanması gereken soru şu:
Ayrıştırıcı denge bir tane mi yoksa birden fazla mı? Eğer bir tane ise bu dengede pozitif reklam yapan yüksek kaliteli firma reklam miktarını neye göre belirliyor? Öncelikle diğer firmanın sadece kendisini taklit etme isteğini yok edecek kadar reklam yapması optimal mi? Stratejilerdeki ayrışmaya rağmen kalitenin belirsizliğini koruduğu bir ortamda, eğer reklam miktarı müşterilerin inançlarını talep artışına sebep olacak şekilde etkileyebiliyorsa bu "minimal reklam" stratejisi optimal olmayabilir. Peki yüksek reklam harcaması hakikaten kalite konusunda müşteriyi ikna edebilir mi? Müşteriler ek reklamın ek masraf olduğunu bildiğine göre yüksek kaliteli firmanın rasyonel hareket ettiğini düşünen tüketici reklam harcamalarındaki artışa cevap verecektir.
Sunday, April 29, 2012
Optimization vs. Heuristic: Is less more?
Below I share the video of a talk by Gerd Gigerenzer on how people actually make decisions in an uncertain world. He underlines the important distinction between decision making under "uncertainty" (when individuals do not know the probability distributions that underlie outcomes of interest) and decision making under "risk" (where the process generating the outcomes is not deterministic but people know the random process governing these outcomes).
The bottom line of the talk is that the best strategy for a person deciding under risk (for example when you gamble in the casino where you know the odds of being dealt a given combination of playing cards) is not necessarily the best strategy in a world of uncertainty (for example when you make a portfolio allocation). He does not criticize the assumption that individuals act rationally. Instead he makes the point that in an uncertain world rational decision making often times utilizes heuristic (or intuitive) strategies guided by fewer variables that are directly observable instead of complicated models with many variables which are not directly observable. Having observed an individual's behavior, economists tend to interpret this behavior AS IF it is the result of optimization by an individual with full (or bounded) rationality who is guided by a complicated decision model subject to certain limitations on her mental capacity and imperfect information about the parameters of that model. He argues that heuristic models are what rational agents do and should follow given informational constraints and time limitations. Therefore, as Gigerenzer argues, the predictions we make about future behavior and outcomes can be quite sensitive to which of the two models (heuristic decision or optimization) we assume people follow.
While these points are probably (or rather hopefully) well-taken by many economists, we currently lack a satisfactory framework to model heuristic decision making processes. The issue is further complicated by the fact that such a modelling approach needs to allow for the circumstantial nature of heuristic thinking. In other words, we need to think about the decision maker as having a toolbox of models, rather than a single model, to choose from depending on the nature of the problem at hand and the feasibility constraints she faces. In this sense it will surely be harder to discipline our formal analyses of decision making so as to agree with other economists on the basic modelling principles. It may take a while for economists to switch from the current modelling approaches as they are convenient and more importantly widely accepted.
Many times we don't care how the decision has actually reasoned when he made a decision with the excuse that we don't get to witness her thought-process anyway. However, we increasingly have greater access to behavioral and psychological clues that are suggestive of the intermediate steps she has followed to reach a given conclusion. Evidence on these intermediate steps should be checked against what outright optimization and different heuristics would suggest.
Many times we don't care how the decision has actually reasoned when he made a decision with the excuse that we don't get to witness her thought-process anyway. However, we increasingly have greater access to behavioral and psychological clues that are suggestive of the intermediate steps she has followed to reach a given conclusion. Evidence on these intermediate steps should be checked against what outright optimization and different heuristics would suggest.
Yoksulluğun İktisadı - Giriş
Şu vakte kadar kalkınma iktisadına hep makro bir çerçeveden bakmakla yetinmiş, özellikle yoksulluk konusunda mikro-iktisadi literatüre ucundan bile girmemiştim. Bir süredir elimden düşüremediğim bir kitap sayesinde yoksulluğun sebepleri hakkında ve yoksullukla mücadelede belli başlı kalkınma iktisatçılarının önerilerinin ne olduğu konusunda biraz da olsa fikir edinme şansım oldu.
Kitabın adı Poor Economics: A radical rethinking of the way to fight poverty (Yoksulluğun İktisadı: küresel yoksullukla savaş üzerine yeniden düşünmek). Kitabın yazarları MIT'den Abhijit V. Banerjee ve Esther Duflo. Uzun bir süredir yoksulluğun en yaygın olduğu ülkelerde saha çalışmaları yapan bu iki ekonomist 2003 yılında Poverty Action Laboratuarını kuruyorlar. Sonradan Abdül Latif Jameel Poverty Action (J-PAL) adını alan bu laboratuar 2010 yılına kadar geçen yaklaşık 7 senelik süre zarfında 40 ülkede toplam 240 rastlantısallaştırılmış kontrollü deney (randomized controlled trial) --kısaca RKD-- gerçekleştiriyor. Bu deneylerde araştırmacılar deneyin hedef kitlesini "tedavi" ve "kontrol" olarak rastgele seçilmiş iki ayrı gruba ayırıp tedavi grubuna müdahelede bulunurken kontrol grubuna müdahelede bulunmayarak söz konusu müdahelenin etkilemesini bekledikleri sonuçlar açısından iki grubu kıyaslama yoluna gidiyorlar. Örneğin bağırsağı parazit kurtçuklardan temizleyen hapların (de-worming pill) Kenya'da farklı köylerde yaşayan yoksul ailelerin okul çağındaki çocuklarına farklı zamanlarda sağlanması yoluyla bu tarz br müdahelenin okula devamsızlık üzerindeki etkisi incelenebiliyor. Bu tarz kıyaslamalar belirli şartlar altında müdahele ile sonuçlar arasında nasıl bir nedensel ilişki olduğuna dair bilgi sağlıyor. Tedavi (veya müdahele) grubu ve kontrol grubu arasındaki bu karşılaştırma kendi başına müdahele ile gözlenen sonuçlar arasındaki nedenselliğin hangi mekanizmalar yoluyla ortaya çıktığına dair kati bir fikir vermese de farklı nedensellik ilişkilerine dayanan farklı teorilerin geçerliliğini test etmek için ve bulgular ışığında mevcut teorileri değiştirmek veya geliştirebilmek için bir rehber oluyor.Poor Economics yoksulluk tartışmasında birbirine zıt iki yaklaşımdan bahsederek açılıyor: Jeffrey Sachs'ın başını çektiği ilk yaklaşım az gelişmişliğin önemli ölçüde bir takım değiştirilemez faktörler (makro- ve mikro-coğrafi özelliklerin, iklim, doğal kaynaklar ve sömürgecilik, köle ticareti gibi geçmişteki travmatik olayların bugüne kadar süren etkileri) tarafından belirlendiğini ve bu faktörlerin az gelişmiş toplumları yoksulluk kıskacına hapsettiğini savunuyor. Bu fikre göre kalkınma sürecinde birden fazla denge mevcut; ve yoksulluk dengesinde kısılmış bir ülke için dış yardımlar o toplumun ve onu teşkil eden bireylerin bu dengenin çekim gücünden sıyrılmasını sağlayacak itici güç (big push) işlevini görüyor. Bu fikrin arkasındaki temel dayanak bu toplumların birçok zaman kendi iç dinamikleri ile yoksulluk kapanından kurtulamayacağı kabulü. Basitçe ifade etmek gerekirse yoksulluk kıskacı (poverty trap) t anındaki gelirle t+1 anındaki gelir arasında biçim olarak S harfini andıran bir ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Düşük gelir seviyesinde ilişki pozitif ama oldukça yayvan, orta gelir seviyesinde t anındaki gelir artışı t+1 periyodunda çok daha belirgin bir pozitif etki yapıyor. Gelir seviyesi daha da yükseldikçe bu pozitif ilişki tekrardan zayıflıyor, yani düzleşiyor. Sonuç olarak belirli bir gelirin altındaki bireylerin (ve/ya ülkeler) gelirlerindeki artış yeterince büyük olmadıkça yoksulluktan daimi olarak kurtulmaları mümkün olmuyor. Bu yüzden yoksulluk dengesine takılı kalmış ülkelere dışarıdan yapılacak yardımlar bu ülkelerin daha yüksek gelirli kalkınma dengesine ulaşmasında önemli bir rol oynuyor.
İkinci yaklaşım ise yoksulluğun az gelişmişliğin getirdiği kaçınılmaz ama geçici bir aşama olduğunu savunuyor. William Easterly ve Dambisa Moyo'nun başını çektiği bu yaklaşıma göre yoksulluk kıskacı diye bir şey yok, o yüzden yardımların sağlayacağı bir "big push" en iyi ihtimalle ülkelerin kalkınma hızını --o da geçici olarak-- artırabilir ama uzun vadede kalkınma seviyelerine olumlu bir etki yapamaz. Dahası bu görüşü savunanlar dış yardımların kalkınmakta olan az gelişmiş ülkelere faydadan çok zarar getirdiğini düşünüyor. Demokratik siyasetin eksik olduğu, kurumsal altyapının zayıf ve yolsuzluğun yaygın olduğu bu ülkelerde doğrudan yardımların karar alıcıların çıkarlarını olumsuz yönde değiştirdiğini, yerel ve uluslararası yardım kurumlarının meseleye varoluşsal kaygılarla yaklaştıkları için çözüm üretmekten çok çözümün önünde engel teşkil eden endüstriler haline geldiğini savunuyor. "Yoksulları yalnız bırakın, sadece kurumsal dönüşüme destek verin ve iktisadi bireyler kendileri için en iyi olanı yapacaklardır" diye özetleyebileceğimiz bu zihniyet özel mülkiyetin korunduğu iyi işleyen bir piyasa mekanizmasının, doğrudan müdaheleden daha etkili olduğunu öne sürüyor.
Yazarlar yoksulluğun belli başlı sebeplerine farklı başlıklar altında değinirken mercek altına aldıkları meseleleri hep bu iki karşıt yaklaşım ekseninde değerlendirip ampirik bulguların hangi alanda hangi görüşü daha çok desteklediğini ortaya koymaya çalışıyor. Kitap genel olarak pratiğin çoğu zaman bu teorik ikiliğin ima ettiği kadar siyah-beyaz olmadığını, doğru cevabın yoksulluğun hangi sebebini ele aldığımıza göre ve tartışmanın hangi boyutuna odaklandığımıza bağlı olarak değiştiğini gösteriyor.
Kitabın ilk kısmında Duflo ve Banerjee hane halkı bireylerinin yoksulluktan kurtulabilmelerinin önündeki engellere mikro ölçekteki kararlar penceresinden bakıyor. Sırayla açlık/beslenme, sağlık, eğitim meselelerinin rolünü tartışan kitap, ardından üreme oranı, nüfus artışı ve hane halkı sayısını belirliyeci faktörler ve bunların yoksulluk için ne ifade ettiğinden bahsediyor. Kitabın ikinci kısmı kurumsal faktörlere ayrılmış. Bu kısımda yoksulların karşılaştığı belirsizlik ve risklerin önemi ve bu bağlamda risk yönetiminde sigortaların oynaması gereken rol irdeleniyor. Ardından mikro-finansman hareketinin yoksullukla mücadeledeki pozitif rolüne ve kısıtlarına dair oldukça soğuk kanlı ve objektif bir değerlendirme sunuyor. Bu meseleyle ilişkili olarak neden yoksulların çoğu zaman kendilerini yoksulluk kıskacından çıkaracak kadar tasarruf yap(a)madıklarını sorgulayan yazarlar bu hususta psikolojik bariyerlerin ve özellikle de oto-kontrol sorunlarına vurgu yapıyor. Yoksulluktan kurtulma konusunda bireylerin girişimcilik potansiyellerini yeteri kadar kullanamamalarının kurumsal sebeplerine değinen kitap, düşük karlılık konusunda ölçek ekonomisinin rolüne, ve yoksul kesimin kurduğu işlerin küçüklüğü ve kısa vadeliliğinin çözülmesi gereken önemli sorunlar olduğuna değiniyor. Ayrıca ne gibi teşvik mekanizmalarının ise yarayabileceği üzerine ipuçları sunuyor. Kitabın son kısmında soruna biraz daha makro bir pencereden bakarak siyasal-iktisadi bir bakış sunan yazarlar alçak gönüllü ve ayağı yere basan bir çözümleme ile tartışmalarını sonlandırıyor.
Bu yazı dizisinde kitabın tartıştığı çalışmalardan örnekler de vererek Banerjee ve Duflo'nun yoksulluk sorununa nasıl yaklaştıklarını farklı başlıklar altında irdeleyeceğim. Yer yer kendi soru ve yorumlarımla bu önemli çalışmanın önemli bulduğum noktalarına kısaca değinmeye çalışacağım. Herkese iyi okumalar.
Not: Guardian'da Poor Economics'in yazarlarından Abhijit Banerjee ile kitap hakkında yapılmış röportajı buradan okuyabilirsiniz.
Not: Guardian'da Poor Economics'in yazarlarından Abhijit Banerjee ile kitap hakkında yapılmış röportajı buradan okuyabilirsiniz.
Subscribe to:
Posts (Atom)
